Skip to main content

 

“Yasın işlevi, sağ kalanların anılarını ve umutlarını ölen kişiden ayırmaktır.” S. Freud

Sevdiğimiz, hayatımızda önemli bir yere sahip birini kaybettiğimizde çok derin bir acı duyarız. Onun artık var olmadığı gerçeğini bir yanımız bilse de diğer yanımız kapıyı çalmasını, telefonda sesini duymayı veya sokakta karşılaşmayı bekler. Bu deneyim, günlük hayatımızın içinde bir eksikle yaşamamıza yol açar.

Sanki umutlarımız, hayallerimiz, yapabileceklerimiz ve yapamayacaklarımız hala kaybettiğimiz kişiye bağlıymış gibi yaşayabiliriz. Yaşamımızda farklı şeylere alan açabilmek ve farklı bir yolu yürüyebilmek için zamanla kimi kaybettiğimiz ile onun gidişi ile neleri kaybettiğimizi birbirinden ayırmamız gerekir. Partnerimizin kaybı bir yanıyla evimizde hissettiğimiz huzurlu bir limanın ya da sevme kapasitemizin kaybını da temsil edebilir. Bir kardeşin kaybı, desteklendiğimiz bir alanın kaybını temsil edebileceği gibi bu kaybın ebeveynlerimizde yarattığı değişimi de barındırabilir. Bir babanın kaybı, güven hissimizin azalmasını ve sınırların yok oluşunu hissettirebilir.

Kaybımızın barındırdıklarını fark ettikçe içimizde hissettiğimiz eksiklik farklı şekillere bürünür, değişime uğrar. Boşluğun yerini anlamadıkça doldurabilmemiz de mümkün olmaz. Nelere ihtiyacımız olduğu bizim için daha görünür hale gelir. Zaman içinde kaybettiğimiz kişi ile olan bağımız kaçınılmaz olarak azalır ve böylece yeni bağlara alan açabilmeye başlarız. 

Yas tutarken bizi sevginin yoğunluğu kadar nefretin de varlığı zorlar. Çoğu zaman sevdiğimiz kişilere aynı anda hem sevgi hem de nefret duymak bizde bir çatışma yaratır. Kendimizi, kaybettiğimiz kişiyi zaman zaman değersizleştirirken zaman zaman da yüceltirken bulabiliriz. Halbuki kaybımız hem nefret ettiklerimizi hem sevdiklerimizi içinde barındırır. Bunları birbirinden ayırdığımızda yasımız sekteye uğrar. Nefreti ve sevgiyi ayrı tuttuğumuzda yaşadığımız farklı yerlerdeki ağlama krizlerinin veya öfke patlamalarının belki de yasımızla ilgili olabileceğini göz ardı ederiz. Gizli kalan duygular bir şekilde gün yüzüne çıkmaya devam eder, oysaki yas tutarken her duyguya alan açmak çok daha bütüncül bir deneyim yaşayabilmemizi sağlar.

Nefret ve sevgiyi, iyi ve kötüyü, olumlu ve olumsuzu birbirinden ayırmamızın bir sebebi hissettiğimiz suçluluk duygusudur. Klein’a göre doğduğumuz günden itibaren bazı parçalarımızı iyi ve kötü olarak birbirinden ayırırız, oysaki hem iyi hem de kötüyü içimizde barındırırız. Kötü olarak deneyimlenen parçalarımızın, yani saldırgan yanlarımızın ötekine zarar verebileceği korkusunu duyarız. Bir kayıp bize kendi saldırgan yanlarımızı da anımsatır. Bu sebeple ki bir kayıp yaşadığımızda “Benim yüzümden oldu.”, “Ben en son ona çok kızmıştım.”, “Bir kere umarım ölür demiştim.” gibi söylemlerle kendimizi suçlamaya başlayabiliriz. Kaybettiğimiz kişiye duyduğumuz öfke, kıskançlık, haset gibi duygular bizi rahatsız etmeye başlar, kaybın sorumluluğu bizimmiş gibi hissettirir. Vermiş olabileceğimiz zararı düşünüp telafi içeren eylemlere ve düşüncelere yönelmeye başlayabiliriz; karşı tarafı tamamen iyi anımsamak, kendimize ceza çektirmek gibi. 

Bir kayıp yaşadığımızda kaybettiğimiz kişiyi unutmaktan korkarken bulabiliriz kendimizi. Böyle zamanlarda kaybımızla bizi bağlayan tek şeyin çektiğimiz acı, hissettiğimiz yoğun duygular ya da başvurduğumuz savunma mekanizmaları olduğu hissine kapılabiliriz. Depresyon Yas ve Melankoli’de Darian Leader bir kadından bahseder. Bu kadın bedenine karşı olumsuz eleştiriler yapmaktan kendisini alıkoyamıyordur. Yıllar önce kaybettiği babasına dair hatırladığı en baskın anılarsa babasının onun kilosuna, dış görünüşüne dair yaptığı yorumlardır. Aslında bu kadın babasının kendisine olan yaklaşımını hala devam ettirmektedir. Zamanla bu davranışının babası ile olan bağını koparmamak için başvurduğu bir yöntem olduğunu anlar. (sf. 184). 

Yas tutarken yanımızda bir şahite, bir tanığa ihtiyaç duyabiliriz. Birilerinin hislerimizi duyması sanki o deneyimi daha gerçek kılacakmış gibi hissedebiliriz. Yani aslında amacımız sadece duygularımızı paylaşmak değildir, yaşadığımız deneyimi gerçek kılmaktır. Tanıklarla birlikte artık kaybımız tanımlanır, gerçekliğin bir parçası olur ve hayatın içinde yer bulur. Bu noktada aklımıza travmatik deneyimleri saklama eğilimi de gelebilir, birçok kişi sanki bunları konuşmadığında tarihin tozlu sayfalarına gömebileceğini hisseder, anlatmamanın o deneyimi yaşanmamış kılacağını düşünür; anlatmak ise o deneyimin gerçekliğini gözler önüne serer, yaşayan kişi için bir yüzleşme ve kabullenme alanı yaratır. Aynı zamanda, kendimizin farkına varamadığı hisleri bazen bir Öteki fark eder ve içimizde saklı kalanı bize gösterir. Bu da ancak yas üzerine, karşılıklı gerçekleştirilen bir diyalogla mümkün olur. 

Yas tutarken sadece kaybettiğimiz kişiye yönelik bir acı duymayız. Lacan, kaybettiğimiz kişiyle birlikte kendimizin de bazı parçalarını kaybettiğimizi vurgular. Aslında o kişiyle birlikteyken olduğumuz ve artık olamadığımız versiyonumuz için de yas tutarız. Kaybettiğimiz kişi ile kurduğumuz bağda kendimiz için inşa ettiğimiz özel bir konum vardır; sadece onunla güldüğümüz şakalar, birbirimize taktığımız lakaplar, onunlayken kullandığımız ses tonumuz… Herbiri bizim için özel hissettiren deneyimleri barındırır, aslında o kişiyle birlikte kendimize dair oluşturduğumuz bir benlik de vardır. O halimize duyduğumuz özlem de yasımızın önemli bir yerini kaplar. Darian Leader buna bir örnek verir: oğlunu kaybeden bir baba, oğlunun gözlerinde gördüğü kendi benliğini kaybetmenin de acısı içindedir. Yıllarca oğlu tarafından mükemmel bir baba olarak görülmüştür, oğlunun gidişi ile “mükemmel baba” kimliğini de kaybetmiştir. (Depresyon Yas ve Melankoli, sf. 139). 

Freud, “Egomuz, bitmiş ilişkilerimizden kalan izlerden yapılmıştır.” demiştir. Çünkü her kayıp bizde bir iz bırakır, karşımızdaki kişiden kendi benliğimize bir şeyler katarız, bazen bir fikri bazen bir mimiği bazen bir kaygıyı… Bunların bir kısmını sonsuza dek içimizde taşımaya devam ederiz. Depresyon Yas ve Melankoli’de Binswangere’nin bir mektubundan bahseder, orada şöyle der: “Bir kaybın yerine geçecek bir şeyi asla bulamayacağız. Boşluğu ne doldurursa doldursun, boşluk tamamen dolsa bile, yine de başka bir şey kalacak. Ve bunun gerçekten de böyle olması gerekiyor; vazgeçmek istemediğimiz sevgiyi devam ettirmenin tek yolu bu.” (sf. 93). 

Bu sebeple ki yasın bittiğini söylemek güçtür, yas şekil değiştirir ve biz de hayatımızda ona bir alan açar, bu alanın çevresinde genişlemeye ve büyümeye devam ederiz. Ancak bir kayıp hiçbir zaman tamamen kaybolamaz. Asıl mesele, kaybı hayatımızın içine yerleştirebilmektedir ve bu ancak kaybettiğimiz kişi ile yeni ve farklı bir bağ kurmakla mümkün olabilir. 

*Bu yazı Darian Leader’ın Depresyon Yas ve Melankoli adlı kitabından derlenmiştir. 

*Görsel: Edvard Munch – Melancholy (1984)